İTFAİYECİLİK TARİHİ

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek

İTFAİYECİLİK TARİHİ

Mesaj  dogan aksut Bir Çarş. Kas. 28, 2007 4:04 pm

Giriş :

İnsan, yeryüzünde görüldüğünden bu yana yaşam savaşı vermektedir. Bu yüzden karşı karşıya kaldığı tehlikelere ve özellikle yangın gibi afetlere karşı savunmasını geliştirmiş ve sürekli olarak kendini yenilemiştir.


A- İLKÇAĞ (ESKİÇAĞ)

Yangınlara karşı mücadele veren teşkilâtların eski çağlardan beri askeri birlikler içinde Mısır, Sümer ve Romalılarda var olduğu bilinmektedir.

Roma;da ateş yakmak ve söndürmek belli bir sisteme bağlanmış ve mevsimlere göre belirlenmişti. Ateş söndürme vakti şehrin yüksek yerinde çanlar çalınır ve bütün ateşler söndürülerek üstü esaslı bir şekilde örtülürdü. Çıkan yangınlar karşısında ahşap yapıların söndürülmesinde aciz kalındığından ahşap yerine taş yapıların yapılmasına başlanmıştır.

Yangına karşı bilinen ilk düzenli teşkilat da Roma;da kurulmuştur. Bu iş için 7000 personel olduğu söylenmekte ise de bu rakam abartılı görünmektedir. Şehrin stratejik noktalarında nöbet tutan gece bekçileri (Nocturnus) çıkan yangınları en yakın karakola bildirirdi. Olay yerine gelen bir yüzbaşı (Cemturio) komutasında erlerin ellerinde merdiven, su kabı, el pompası, balta, testere ve varyozlar olduğu halde yangına müdahale ederlerdi. Portatif merdivenler birleştirilerek evlerin damlarına çıkılır, yüzlerce saka ellerindeki topraktan yapma su kapları ile yanyana dizilerek yangın mahalli ile su kaynağı arasında su akımı gerçekleştirirlerdi. Soğutma işleri nöbetçi başı-bekçi başı (prefevektus vigilum) komutasında yapılırdı. Ayrıca yüksek yerlerden atlayanları kurtarmak için kuş tüyü ile beslenmiş şiltler taşıyan kurtarma ekipleri de bulunmaktaydı.


B- ORTAÇAĞ

Bu dönemde yangın için özel çalışan bir teşkilât olmadığı, bu hizmetlerin askeri birlikler (Osmanlılarda Yeniçeriler) tarafından yürütüldüğü bilinmektedir. İstanbul;da kulelerin (özellikle Galata Kulesi;nin) gemilere yol göstermenin dışında Bizans ve Osmanlı dönemlerinde yangınları haber verme amacıyla kullanıldığı tüm islâm aleminde minarelerin de aynı hizmeti yaptığı tarihlerde kayıtlıdır.

İngiltere;de 1189;da Londra Şehir Meclisi;nin aldığı karar gereği her binanın kapısının önünde içi dolu bir fıçı konması zorunlu kılınmıştır.


C- YENİÇAĞ

Depreme karşı ahşap yapı tarzını tercih eden İstanbullular yangına karşı çaresizdiler. Yangın söndürme yöntemlerinin ve bu arada yangın tulumbasının bilinmediği dönemlerde yangına karşı alınan tedbirler hem yetersiz, hem de kişiseldi. Hicri 987 (M: 1579);da İstanbul kadısına gönderilen bir ferman, ahşap mimariye sahip olan İstanbul;un yangına karşı çaresizliğini ve alınması istenilen tedbirlerin basitliğini ortaya koyması açısından ilginçtir:

İstanbul kadısına hüküm ki;

İstanbul arada sırada yangınsız olmuyor. Yangını çıkar çıkmaz önlemek için ne gerekirse, her şeyden mühimdir. İstanbul ehalisinden herkes, evinin damına kadar ulaşacak bir merdiven bulunduracaktır. Ve yine herkes, evinde büyük bir fıçı dolusu su bulunduracaktır. Bir yerde yangın çıktığı gibi, oradan kimse kaçmayacaktır. Herkes adamları ve komşularıyla, Yeniçerililer ve sahir halk yetişinceye kadar, yangın söndürmeye çalışacaktır. Her iki-üç ayda bir, bilhassa yangın tehlikesine fazla maruz bulunan yerler teftiş edilecektir. Evlerinde merdivenleri ve su dolu fıçıları bulunmayanlar tutulup subaşıya teslim edilecektir ve cezaya çarptırılacaktır.

* İlk yangın tulumbasını 1711 de İstanbula gelip sonradan Müslüman olan ve gerçek davut adını alan Henry Gavand adlı bir Fransız mühendis yaptı. Fransız avam tabakasında olan ve İstanbul a gidip gelen Fransız gemiciler, konuşmaları arasında sık sık dis donc deyimini kullanıyorlardı. Bu nedenle Türkler bu dönemde Ruslara Haraşolar dediği gibi, Fransızlara da ;Didonlar dediler. Böylece bir Fransız tarafından yapılan tulumbaya halk Didonun Tulumba dedi. Ondan sonra yapılan yangın tulumbalarına da Didon Tulumba adı verildi. Daha sonra ağır ve hantal olan Didon tulumbanın daha basit ve hafif bir şekli geliştirildi. Buna da Didon Bozması denildi.

Kendisini, cevahirci marşan namındaki Frenk, Fransa elçisine gammazladı. Ele geçirilip zehirlemek murad ettiler, mümkün olmayıp halasından sonra Kaptan İbrahim Paşa ile gönüllü olarak Venedik seferine gitti. Azim yararlılığı görüldü. Elinin çabukluğu ve marifeti ile 1965 pare topu kısa zamanda nişanlayıp atarak üzerine gelen gemilerin direğini sindirip ve bazısını batırıp mahareti meydana çıktı. İstanbul’a dönünce din-i Muhammediye ile meşgul oldu. Tersane önünde afet erişip yaman bir yangın tulumbası icad etti. Hicri 1130 tarihinde (M:1718) Tüfenkhane’de çıkan büyük yangında tulumbası Ağakapısı’nı (Yeniçeri Ağalığı Sarayı) kurtardı. Aynı tarihte tophane yangınında da nice faydası görülünce 1132 senesinde (M:1720) Vezir İbrahim Paşa tarafından 120 akçe yevmiye ile tulumbacıbaşı tayin edilip yeniçerilerden 50 adet nefer ye yevmiye 15 akçe ile tulumbacı ayrıldı. Yevmiye 30 akçe ile çorbacı. 26 akçe ile bir çavuş. 24 akçe ile bir çavuş yamağı. 20 akçe ile katip ve 60 akçe ile bir ocak kethüdası tayin olundu. Kışla ve bina verildi. Neferleri 150 adede çıkarıldı ve yevmiyelerine 10 okka et. 75 çift ekmek tayin edildi. Yevmiye 90 akçe nöbetçi taamiyesi verildi. Hortum ve tulumbalar bedeli olarak ağalığa yevmiye 40 akçe zam yapıldı. Neferlerinden biri cebeci tulumbacı ağası, biri topçu tulumbacı ağası, biri de topçu tulumbacıbaşısı oldu. Sene 1146 (M:1733).

Tulumbacı Ocağının yanısıra bütün yeniçeri ve bostancı kolluklarına birer yangın tulumbası ve tulumbacı takımı kondu. Bunların başına ise odabaşı getirildi. Ve tüm tulumbacılar Tulumbacıbaşı ağasına bağlandı.

Acemi oğlanlardan oluşan tulumbacıların saraya girmesinde güvenlik açısından kimi sakıncalar olduğundan, sarayda yangına karşı kendi içinde bir örgütlenmeye gidildi ve bunun sonucunda bostancı neferlerinden oluşan Bostancı Tulumbacılar ocağı kuruldu. Bu kuruluşun başına bostancı tulumbacıbaşı unvanıyla bir ağa tayin edildi.

Yeniçeriler ve onların doğal bir uzantısı olan tulumbacılar da zamanla yozlaştı Bu yozlaşma öylesine boyutlara vardı ki, tulumbacılar arasında yangınlar, kendilerine kimi çıkarlar sağladığı için Kızıl Bayram olarak adlandırıldı. Yangın sonrasında aldıkları bahşişlerle yetinmeyen tulumbacılar kimi zaman söndürme işlemlerinden çok, yanan evi yağmalamakla uğraşır hale geldiler. Bu yozlaşmanın sonucu 1720 de kurulan Yeniçeri yangın tulumbacıları ocağı, 1826 da Vaka-i Hayriye olarak adlandırılan Yeniçeri Ocağının ortadan kaldırılması ile birlikte tarihe karıştı.

Yeniçeri Ocağı ile birlikte Yeniçeri Yangın Tulumbacıları da ortadan kaldırılınca çoğu ahşap evlerden oluşan İstanbul yine bu felakete karşı savunmasız kaldı. Tulumbacı Ocağının kaldırılmasından 48 gün sonra Hocapaşa da çıkan ve kısa sürede büyük bir bölgeyi yok eden yangın, yeni bir teşkilatın kurulmasını zorunlu hale getirdi. Bunun üzerine 1827 de Hüsrev Paşa’nın girişimiyle Asakir-i Mansure-i Muhammediye Seraskerliği ne yeni bir teşkilât kuruldu. Bu kuruluşun hedefleri arasında her mahallede mahalle gençlerinden oluşan ücretsiz yangın takımlarının oluşturulması da zorunlu hale getirildi. 1846 da zaptiye Müşirliği, 1855 te de Şehremaneti kurulunca yangın söndürme işi askerler ile birlikte sivillerce de verilmeye başlandı ve bunun sonucunda belediye bünyelerinde ve mahallelerde tulumbacı teşkilâtı oluşturuldu. Mahalle takımlarının kurulmasına tanıklık etmiş, en eski mahalle tulumbacılardan

Deli Gavur (Angeli Angelidis) bu kuruluşun öncesini şöyle anlatır:

II. Sultan Mahmut, Yeniçeri ve Yeniçeri Tulumbacılarını kaldırdıktan sonra, İstanbul halkı her mahallede yangın tulumbası edindi. Bazı semtlerde bu işi imamlar ve papazlar üstlendi. Bu tulumbacılar Müslüman mahallelerinde mescitlere, Hristiyan mahallelerinde kiliselere konuldu. Hükümet de bu tulumbacılar ile tulumbacılık yapacak gençleri, hem kendi mahallelerinde, hem de İstanbul’un herhangi bir semtinde çıkacak olan yangınlara gitmek üzere her türlü esnaf vergisinden af etmişti. Zira tulumbacılık yapacak gençler de hep esnaf takımı, bu takımın uçarlısı, koşarlısı, meşrebede bıçkını idi..

Mahallelerde yeni kurulan bu takımlara Yeniçeriliği anımsattığı için Sultan Mahmut tarafından tulumbacı yerine yangıncı denilmesi istendi. Ama Sultan Mahmudun ölümünden sonra halkın dilinde yerleşen tulumbacı tekrar kullanılmaya başlandı.
Kısa sürede tulumbacılık gençler tarafından sevilen bir meslek haline dönüştü. Günümüzün futbol takımlarında olduğu gibi adeta her takım için bir onur sorunu haline geldi, takımlar arasında transferler, kendilerine özgü giysiler (formalar) ve adlar oluşturuldu. Önceleri ayaktakımlarından oluşan takımlara üst sınıflardan kimseler de girmeye başladı. Her semt sandığı, o semt için yiğitlik, şeref ve namusun timsali oldu.

Yaşamın büyük bir kısmın tulumbacılar arasında geçiren Üsküdarlı Vası Hiç, bu mesleğin yaşam tarzı ile, örgütsel biçimine ilişkin en doğru belgeleri günümüze bırakmıştır.

Yayımlanmayan bu belgelerin bir çoğu Reşat Ekrem Koçu tarafından daha sonra “İstanbul Tulumbacıları” adlı yapıtında gün ışığına çıkarılmıştır. Tulumbacılar hakkındaki bilgilerimizin birçoğunu Vasıf Hiç’in neredeyse günü gününe tutulan bu anılarına borçluyuz. Tulumbacılar koğuş adını verdikleri kahve yada özel büyük odalarda kalırdı. Bu koğuşlar aynı zamanda bekâr olanların bir bakıma evi anlamına da gelirdi. Koğuşun bakımı ise yangına gitmeyen yaşlı bir tulumbacı tarafından yapılırdı. Mahalle sandığının başı olan birinci reis, mahallenin yaşlıları tarafından seçilirdi. Sandığın diğer tüm tulumbacılarına uşak adı verilirdi. Birinci reis seçildikten sonra sandıkta bulunan tüm uşakların rey ve itirazlarını göze alarak ikinci reis,fenerci,borucu ve kökenci yi tayin ederdi. Birinci reisin görevi mahalleli tarafından kendisine teslim edilen tulumba sandığını, hortumlarını ve diğer yangın söndürme araç gereçlerini muhafaza etmekti.

Birinci reis, diğerlerinden sığır derisinden kesilmiş ve örülmüş bir kırbaç kamçı taşımasıyla ayrılırdı. Bu kamçı bir çeşit birinci reisin atrübüsü idi. Benzer kırbacı ikinci reis de kullanırdı.

Yangın söndürme eylemindeki tüm yönetim ise ikinci reise aitti. Yangına gidiş, yangını söndürüş ve yangın sonrası dönüş ikinci reisin direktifleriyle oluyordu. Bir bakıma birinci reis takımın antrenörü, ikinci reis ise takımın kaptanıydı. Birisi taktik veriyor, diğeri ise bu taktiği eylem sırasında uyguluyordu.

Fenerciler ise ikinci reisin yardımcısı konumundaydılar. Özellikle gece yangınlarında takımın önünde giderler, tulumbacıların deyimi ile fener çekerlerdi. Fenerciler yolun ıslak, bozuk yada çukurlu olması karşısında takımına dikkatli olmaları için yalama var, atlama var gibi uyarılarda bulunulurdu.

Borucunun görevi hortumun ucuna suyu tazyikli yapıp uzağa gitmesini sağlayan sarı pirinçten boruyu takmak, kökencininki ise bu boruyu yangın boyunca taşımaktı.

Tulumbacı takımlarında ayrıca güzel ve gür sesli bir de naracı bulunurdu. Görevi adından da anlaşıldığı gibi nara atmak, nara atarken de kendisini seyre çıkmış olan halka hangi mahallenin tulumbacısı olduğunu bir çeşit naralarla bildirmekti. Her sandığın kalıplaşmış bir narası olmasa da belirli sandıklar belirli naralarla tanınırdı. Vasıf Hiç günümüze dek gelmiş kimi naraların uydurma olduğunu söyler. Onun birinci elden işitip kaleme aldığı sandık naralarından bazıları şöyledir.
avatar
dogan aksut

Mesaj Sayısı : 68
Kayıt tarihi : 26/11/07

Kullanıcı profilini gör

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön

- Similar topics

 
Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz